Analiz · Husiler - Yemen
Yemen’in Çeperlerinden Bölgesel Siyasetin Merkezine: Husilerin Baş Döndürücü Yükselişi
Ensarullah adıyla da bilinen Husiler, Şii İslam'ın azınlık kollarından biri olan Zeydilik geleneğinden doğmuş, dinî ve siyasi ihya düşüncesini benimseyen…

Husi savaşçılarının Yemen’in güneyinde, Kızıldeniz kıyıları boyunca stratejik öneme sahip Bâbülmendep Boğazı’nın yakınlarına kadar uzanan bölgede gerçekleştirdikleri yıldırım harekâtı, Yemen kökenli bu siyasi-dinî hareketi uluslararası kamuoyunun ve medyanın gündemine taşımıştır. Peki, Husiler gerçekte kimdir ve uzun yıllar boyunca Yemen’deki siyasi iktidarın çeperlerinde kalmış bir hareketin böylesine hızlı yükselişi nasıl açıklanabilir ?
I. Husilerin Kökenleri ve Yerel Bir Hareket Olarak Ortaya Çıkışları
Ensarullah adıyla da bilinen Husiler, Şii İslam'ın azınlık kollarından biri olan Zeydilik geleneğinden doğmuş, dinî ve siyasi ihya düşüncesini benimseyen bir harekettir. Yemen’in kuzeyinde, özellikle dağlık coğrafyası ve merkezî otoriteye karşı tarihsel muhalefetiyle öne çıkan Saada vilayetinde kök salan hareketin başlangıçtaki talepleri, 2000’li yılların başından itibaren giderek belirginleşen bir mezhepsel nitelik kazanan topluluk temelli şikâyet ve talepler etrafında şekillenmiştir.
Hareket, kuzeydeki çevre bölgelerin siyasi bakımdan dışlanmışlığına ve ekonomik geri kalmışlığına ilişkin algıların beslediği hoşnutsuzlukları bir araya getirmeyi, örgütlemeyi ve ortak bir siyasi istikamete yönlendirmeyi başarmıştır. Bu hoşnutsuzluklara, Suudi Arabistan tarafından desteklenen Selefi ve Vehhabi akımların yayılması karşısında Zeydiliğin gerilediği yönündeki algı da eklenmiştir. Nitekim 1980’li yıllarda Saada’nın tam merkezinde yer alan Demmac’ta bir Selefi eğitim merkezinin kurulması, söz konusu dinî rekabetin başlıca sembollerinden biri hâline gelmiştir. Bu mezhepçi kutuplaşmanın sonuçları bugün dahi Yemen’in toplumsal ve siyasi hayatında hissedilmektedir.
2000’li yılların başında, muhalifleri tarafından “Küçük Saddam” olarak adlandırılan Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih, 1990’ların başında Saddam Hüseyin ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu yönündeki iddialara rağmen, Amerika Birleşik Devletleri öncülüğündeki “Teröre Karşı Savaş” politikasına destek vermiştir. Bush yönetimi tarafından önemli bir ortak olarak görülen Salih döneminde, El-Kaide ile mücadele amacıyla FBI, Sana’da bir büro açmıştır.
Hüseyin el-Husi’nin siyasi seferberlik faaliyetlerini yoğunlaştırması da Sana ile Washington arasındaki bu yakınlaşma ortamında gerçekleşmiştir. ABD’nin Irak’a müdahalesinin yol açtığı protestoların ardından, Iraklı Şii din adamı Mukteda es-Sadr’ın çağrılarından da esinlenen el-Husi, çeşitli toplantılar ve gösteriler düzenlemiştir. Bu buluşmalarda yaygınlaşmaya başlayan ve sarkha olarak bilinen siyasi-dinî slogan, zamanla hareketin kimliğini belirleyen başlıca simgelerden biri hâline gelmiştir.
Gerilimler 2004 yılında silahlı çatışmaya dönüşmüş; Hüseyin el-Husi, üç ay süren bir kuşatmanın ardından Yemen silahlı kuvvetleri tarafından öldürülmüştür. Ölümü, Salih’e bağlı güçlerle Husiler arasında 2004-2010 yılları boyunca, zaman zaman ateşkeslerle kesintiye uğrayan bir dizi savaşı beraberinde getirmiştir. Bu süreçte Husiler, Zeydi imametini yeniden tesis etmeye çalışmakla ve cumhuriyet rejiminin temellerini sarsmayı amaçlamakla suçlanmıştır.
Esasında Salih yönetimi, Ürdün Kralı II. Abdullah’ın bölgesel siyasi söyleme kazandırdığı “Şii Hilali” kavramının giderek yaygınlık kazandığı bir dönemde, yaşanan gelişmeleri bütünüyle mezhepsel bir çerçevede yorumlamıştır.
Bununla birlikte Husiler, en radikal dinî oluşumlar ve Arap Yarımadası El-Kaidesi (AQAP) karşısında, temel hak ve özgürlüklere önem veren kamuoyu kesimleriyle siyasi solun belirli çevrelerini kendisine çekebilecek bir güç olarak öne çıkabilmiştir. Önce Salih, ardından Hadi yönetimleri döneminde yolsuzlukları hedef alan söylemleri sayesinde, yolsuzlukla mücadele gündemini sahiplenmiş ve kendilerini meşruiyetini yitirmiş bir siyasi düzenin karşısındaki alternatif olarak sunabilmişlerdir.
Birbirinden farklı toplumsal kesimleri harekete geçirebilme kabiliyetleri, kısmen yaygın yoksullaşmanın yarattığı toplumsal sonuçlara dayanmaktadır. Hareket, özellikle ekonomik açıdan en kırılgan gruplar arasında taban bulmuştur: tarımsal yapıda yaşanan dönüşümler sonucunda topraklarını kaybeden topluluklar, Saada ve Sana’ya yönelen ülke içi göçmenler ve Suudi Arabistan’dan sınır dışı edilen işçiler bunlar arasındadır.
Husiler, bu kesimlere ekonomik adalet, yeniden bölüşüm ve kaynakların daha hakkaniyetli dağıtılması ekseninde şekillenen bir söylem sunmuş; zaman zaman belirgin biçimde eşitlikçi bir toplumsal tasavvurdan da yararlanmışlardır.
II. Husiler ve İran: “Vekil Güç” Nitelemesinin Ötesinde
Riyad yönetimi, Saada savaşları sırasında, henüz 2009 yılında Husileri “İran’ın vekil gücü” (Iranian proxy) olarak nitelendirmeye başlamış olsa da aynı döneme ait bir Amerikan diplomatik yazışmasında, Tahran’ın Yemen üzerindeki etkisinin esas itibarıyla İranlı ve Yemenli din âlimleri arasındaki gayriresmî dinî ilişkilerle sınırlı olduğu değerlendirilmiştir.
Bununla birlikte, 2012 yılından itibaren iki taraf arasındaki yakınlaşmanın işaretleri giderek çoğalmıştır. Ocak 2013’te ABD Deniz Kuvvetleri, Husilere ulaştırılmak üzere yaklaşık kırk ton askerî malzeme taşıyan İran menşeli Jihan I adlı geleneksel yelkenli yük teknesine el koymuştur.
Bu süreç, belirleyici bir dönüm noktası teşkil eden 2014 yılında daha da hız kazanmıştır. Teknik bilgi ve uzmanlık aktarımının yoğunlaşması, Sana’nın ele geçirilmesine yönelik siyasi destek, Husi heyetlerinin Tahran ziyaretleri ve iki başkent arasında hava bağlantılarının kurulması bu yakınlaşmanın başlıca göstergeleri olmuştur.
Husiler için sıklıkla kullanılan “İran’ın vekil gücü” nitelemesi, İranlı yetkililerin bazı açıklamalarıyla da güçlenmiştir. Bunlar arasında, eski Tahran Belediye Başkanı Alirıza Zakani’nin Sana’yı, Bağdat, Beyrut ve Şam’ın ardından Tahran’ın nüfuz alanına giren “dördüncü Arap başkenti” olarak tanımlaması özellikle dikkat çekicidir.
Ne var ki böylesi bir yorum indirgemeci olmaktan öteye geçmemektedir. Husiler, her şeyden önce Yemen’in kendi siyasi, toplumsal ve dinî dinamiklerinden doğmuş yerel bir aktördür.
Hareketin tarihinin büyük bölümünde temel talepleri Yemen’in iç siyasi düzenine ilişkin olmuş; Riyad ile ilişkilerinde ise Suudi askerî operasyonlarının durdurulması ve ülkeye uygulanan kısıtlamaların kaldırılması üzerinde yoğunlaşmıştır.
Dolayısıyla burada nedensellik ilişkisini tersine çevirmemek gerekir: İran, Husi ayaklanmasını yaratan veya doğrudan yönlendiren aktör olmaktan ziyade, zaten mevcut olan yerel bir hareketten yararlanarak Arap Yarımadası’nda görece düşük maliyetle stratejik derinlik elde etmiş görünmektedir.
Tahran’ın Yemen çatışmasına ölçülü ve hesaplanmış biçimde müdahil olması, Suudi Arabistan üzerinde baskı kurma ve bu ülkenin çıkarlarını sekteye uğratma kapasitesini korumasına imkân tanımıştır. Bununla birlikte, iki taraf arasındaki ilişkiyi doğrudan bir emir-komuta ilişkisi olarak değerlendirmek güçtür.
Nitekim Husilerin İran’ın tercihleriyle örtüşmeyen tutumlar sergilediği kayda değer örnekler bulunmaktadır. Örneğin 2019 yılında, İran gerilimin tırmandırılmasından yana bir tutum benimserken Husiler Suudi Arabistan ile tek taraflı ateşkes ilan etmiştir. Buna paralel olarak hareket, tedarik zincirlerini çeşitlendirmeye yönelmiş; özellikle Çinli parça ve bileşen tedarikçileriyle ilişkiler geliştirerek İran’a olan bağımlılığını azaltmaya çalışmıştır.

İran’ın Hizbullah ve bazı Iraklı milislerle kurduğu kurumsallaşmış ve köklü ilişkilerin aksine, Tahran’ın Husilerle ortaklığı nispeten daha gevşek bir yapıya sahiptir. Bu durum, Husilerin “Direniş Ekseni” söylemini benimsemelerine ve Amerikan karşıtlığı ile İsrail’e yönelik düşmanlık gibi bazı ideolojik yönelimleri İran yönetimiyle paylaşmalarına rağmen geçerliliğini korumaktadır.
Coğrafi uzaklık, siyasi parçalanmışlık ve İran’ın Lübnan ile Irak’taki nüfuzunu besleyen derin tarihsel, toplumsal ve ailevi bağların Yemen’de bulunmaması, Husi hareketini Tahran’ın “ileri savunma” (forward defence) stratejisinin daha çevresel bir cephesi hâline getirmektedir.
Bu farklılık, İran’ın sahadaki müdahale biçimlerinde de kendisini göstermektedir. General Kasım Süleymani’nin varlığını açıkça ortaya koyduğu ve Tahran’ın başlıca yerel müttefikleriyle şahsi ilişkiler geliştirdiği Irak ve Suriye cephelerinin aksine, İran’ın Yemen’deki operasyonel varlığı çok daha örtülü ve düşük profilli kalmıştır.
III. Saada Kalesinden Bâbülmendep’in Stratejik Geçidine: Husilerin Bölgesel Güç Projeksiyonu
7 Ekim sonrasında ortaya çıkan bölgesel konjonktürde Husiler, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan tarafından havaalanlarına, askerî tesislere, limanlara ve enerji altyapısına yönelik gerçekleştirilen geniş çaplı bombardımanlara karşı direnç göstermiştir.
Bu süreç, güçler arasındaki belirgin asimetriye rağmen Husilerin operasyonel dayanıklılığını ve askerî saldırıların etkilerini göğüsleyebilme kapasitesini bir kez daha ortaya koymuştur.
Daha da dikkat çekici olan, Husilere ait bir insansız hava aracının İsrail’in turistik liman kenti Eylat’ı vurmayı başarmasıdır.
Ancak son yılların en önemli toprak hâkimiyeti değişimini asıl belirleyen gelişme, Eylül 2026’da başlatılan taarruz olmuştur. Bu harekât sayesinde Husiler, stratejik Moha Limanı’nı, Taiz ve Hudeyde vilayetlerinin çeşitli ilçelerini ve ardından Bâbülmendep Boğazı’nın hemen yakınında bulunan Perim Adası ile Haniş Takımadaları’nı ele geçirmiştir.
Sahip oldukları mukayeseli üstünlüğü stratejik avantaja dönüştürmeye çalışan Husiler, bu toprak kazanımları sayesinde ellerindeki maddi imkânlarla kıyaslandığında orantısız derecede büyük bir tehdit oluşturma kapasitesi elde etmiştir. Bu kapasite, özellikle Kızıldeniz üzerinden gerçekleştirilen deniz taşımacılığı bakımından önem taşımaktadır.
Son çatışmalar, Husilerin artık savaş tecrübesi yüksek ve muharebe koşullarında kendisini kanıtlamış bir askerî güce sahip olduğunu göstermektedir. Bu güç, 2014 yılından bu yana geliştirilen geniş çaplı seferberlik kapasitesi ve Kuzey Yemen’deki çeşitli aşiret unsurlarıyla kurulan ittifaklarla desteklenmektedir.
7 Ekim olaylarının ardından bölgesel güç dengelerinde yaşanan yeniden yapılanma, bu dinamiği daha da pekiştirmiştir. Söz konusu gelişmeler, hareketin toplumsal tabanını genişletmesine, Filistin davası etrafında yeni savaşçıların saflarına katılmasını teşvik etmesine ve kendisini yerleşik mezhepsel ayrışmaları aşmayı hedefleyen mezhepler üstü bir hareket olarak sunmasına imkân tanımıştır.
Bu seferberlik kapasitesi, Yemen’in tarihsel hafızasındaki belirli olayları yeniden gündeme taşıyan, Suudi Arabistan karşıtlığının güçlü biçimde hissedildiği milliyetçi bir söylemle de beslenmektedir.
Husiler özellikle 1934 Suudi Arabistan-Yemen Savaşı’nı ve Cizan, Asir ile Necran’ın kaybını hatırlatmakta; söylemlerini, Vehhabiliğin Yemen’de giderek artan dinî ve ekonomik nüfuzuna yönelik daha geniş kapsamlı bir eleştiri çerçevesine yerleştirmektedir.
Nitekim kontrol ettikleri bölgelerde Suudi Arabistan, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail karşıtı kitlesel gösteriler sık sık düzenlenmekte ve bu gösteriler yetkililer tarafından aktif biçimde teşvik edilmektedir.
Hareketin bu sosyopolitik tabanına, askerî insan gücünde yaşanan kayda değer bir artış da eşlik etmiştir. Birleşmiş Milletler Uzmanlar Paneli, 2024 yılında Husi savaşçılarının sayısını 350 bin olarak tahmin ederken, hareketin silah envanteri de teknolojik bakımdan giderek daha gelişmiş bir nitelik kazanmıştır.
Başlangıçta bu askerî güçlenme, Sana’nın ele geçirilmesi sırasında Yemen devletine ait silah ve mühimmatın kontrol altına alınmasına dayanmıştır. Daha sonraki dönemde, özellikle 2022 ateşkesinden itibaren, İran’dan insansız hava aracı motorları ve bağlantı elemanları dâhil olmak üzere giderek daha gelişmiş teknik bileşenlerin aktarılması ve yerel üretim kapasitesinin genişletilmesi bu süreci desteklemiştir.
Söz konusu teknolojik ilerlemeye, sarp dağlık arazilerde inşa edilmiş tünel ağlarına dayanan bir savunma altyapısı eşlik etmiştir. Bu altyapı, konvansiyonel askerî kuvvetlerin ilgili tesisleri tespit etmesini, etkisiz hâle getirmesini veya bu alanlara nüfuz etmesini güçleştirmektedir.
Bununla birlikte, Husilerin kaydettiği ilerlemeler, karşı cephedeki yapısal kırılganlıklardan bağımsız olarak değerlendirilemez.
Taarruzun başarısını kolaylaştıran unsurlar arasında, Güney Yemen’de süregelen siyasi ve askerî parçalanmışlık ile uluslararası toplum tarafından tanınan hükümetin sınırlı operasyonel kapasitesi bulunmaktadır. Söz konusu hükümet, bazı Yemenliler tarafından işgalci bir güç olarak algılanan Suudi Arabistan tarafından desteklenmektedir.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin bölgeden çekilmesi de bu ayrışmaları ortadan kaldırmamıştır. Zira Abu Dabi’ye bağlı güçler, sahada oluşan yeni güç dengelerine uyum sağlamak zorunda kalmıştır.
Hatta bazı kaynaklar, Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenmesine rağmen Güney Geçiş Konseyi’ne (GGK) bağlı bazı eski savaşçıların Husilere silah satmış olabileceğini ileri sürmüştür.
Sonuç :
Husilerin Yemen’in batı kıyıları boyunca elde ettikleri toprak kazanımları, ele geçirilen bölgelerin uluslararası ticaret açısından taşıdığı stratejik önem nedeniyle küresel ölçekte sonuçlar doğuran bir gelişme niteliğindedir.
Bu durum, özellikle motorin ve jet yakıtı gibi rafine petrol ürünlerinin tedariki bakımından önem arz etmekte; varil fiyatı 100 doların üzerine çıkan petrol piyasaları üzerinde de etkili olmaktadır.
Ticari gemiler, Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı güzergâhından kaçınmak zorunda kalarak Afrika kıtasını Ümit Burnu üzerinden dolaşmakta; bu rota değişikliği ise taşımacılık sürelerinde yaklaşık iki haftalık gecikmelere yol açmaktadır.
Jeopolitik açıdan değerlendirildiğinde, İran’ın müttefiki olan bir hareketin gerçekleştirdiği bu yıldırım harekâtının başarısı, Tahran’a gayriresmî görüşmelerde veya diplomatik temas kanalları üzerinden yürütülen müzakerelerde ilave bir pazarlık kozu sağlayabilir.
Bu gelişme, İran’ın Suudi Arabistan’ın denize açılan iki cephesinde, yani hem Kızıldeniz’de hem de Basra Körfezi’nde, deniz trafiğini sekteye uğratabilecek potansiyel bir kapasiteye sahip olduğu yeni bir bölgesel stratejik denge çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Ekin Ali Onderoglu, Paris 1 Panthéon-Sorbonne Üniversitesi Siyaset Bilimi lisans mezunu olup araştırmalarını özellikle Yakın Doğu ve Orta Doğu’daki jeopolitik güç dengeleri üzerine yoğunlaştıran genç bir araştırmacıdır.
